**BATKAYA**

batkaya100

Gerçek şu ki, inkar edenler ve zulmedenler, Allah onları bağışlayacak değildir, onları bir yola da iletecek değildir.

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHIN ADIYLA - Blogcu



RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHIN ADIYLA

21/6/2009 - Eşref Ziya - Ağlama Karanfil - Başörtüsü Mağdurlarına

Kategori: VIDEO
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

21/6/2009 - ALLAHIN AZABINI HATIRLATIYORUZ!

,
ALLAHIN AZABINI HATIRLATIYORUZ! ÜZERİMİZDE KARA BULUTLAR     DOLAŞIYOR...

BÜYÜK FELAKETLER KAPIMIZIN ÖNÜNDE SIRASINI BEKLİYOR...

GÖK...HOMURDANIYOR! YER... AYAĞIMIZIN ALTINDAN KAYIYOR!

BİZLER İSE HALA GAFLET İÇERİSİNDEYİZ, UYKUDAYIZ

BOŞ ŞEYLERLE UĞRAŞIYORUZ.

İNSANLARIN SURATI ASIK... ÇEVRENİZE BİR BAKINIZ, HERKES BİRER BUNALIM,

BİRER STRES YUVASI OLMUŞ... HUZURU KAYBETMİŞ.

MÜSLÜMANLAR! KENDİNİZE GELİNİZ...


ZAMAN; AHİR ZAMANDIR... ZAMAN; ALLAHA DÖNÜŞ ZAMANIDIR...

ZAMAN; TEVBE VE İSTİĞFAR ZAMANIDIR...

KENDİNİZİ VE AİLENİZİ YAKITI İNSANLAR VE TAŞLAR OLAN CEHENNEM

ATEŞİNDEN KORUYUNUZ(TAHRİM, 6)

İYİLİĞİ EMREDİP, KÖTÜLÜKLERDEN SAKINDIRMAK İÇİN GAYRET EDİNİZ!


ALLAHI ve UYKULARI KAÇIRAN ÖLÜMÜ AKLINIZDAN ÇIKARMAYINIZ!

ETRAFINIZA MERHAMET EDİNİZ Kİ; ALLAHTA SİZE MERHAMET ETSİN...

HELALLERE ve HARAMLARA DİKKAT EDİNİZ!

SADAKALAR; BELÂ VE MUSİBETLERİ YOK EDER...SADAKALARI ÇOĞALTINIZ!

EVLERİNİZİ, ALLAHIN ÂYETLERİNE UYARAK NÛRLANDIRINIZ.

HAYATINIZI, PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ (s.a.v)in GÖSTERDİĞİ YOLDA GİDEREK

GÜZELLEŞTİRİNİZ, GERÇEK HUZURA VE KURTULUŞA; ANCAK İSLAMI, HAYATIMIZIN

HER SAFHASINDA YAŞAYARAK ULAŞACAĞIMIZI UNUTMAYINIZ.

EVLERİNİZE VE AİLENİZE SAHİP ÇIKINIZ!

EN BÜYÜK SERMÂYENİZ OLAN ÖMRÜNÜZÜ TELEVİZYON KARŞISINDA TÜKETMEYİNİZ!

HER AN ZEHİR AKITAN TELEVİZYON PROGRAMLARI SİZİ CEHENNEME SÜRÜKLEMESİN!

DİKKAT EDİNİZ! YARIN HESABINI VEREMEZSİNİZ... FELÂKETLER TEPEMİZDE KOL GEZİYOR...

UNUTMAYINIZ Kİ; ALLAHIN AZABI PEK ŞİDDETLİDİR!

VAKİT GEÇ OLMADAN KENDİNİZE GELİNİZ,

SAMİMİ OLARAK ALLAH (c.c)tan BAĞIŞLANMAYI DİLEYİNİZ! BAŞKA KAPI YOK...

AÇIN ELLERİNİZİ MEVLAYA... AÇIN ELLERİNİZİ DUAYA...

AÇIN ELLERİNİZİ RAHMETE... AÇIN... AÇIN...

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

21/6/2009 - Benim halkım Kur’an’ı terk etti


Benim halkım Kur’an’ı terk etti

Kur’an, peygamberin kıyamet günü Allah’a şöyle şikayette bulunacağını söyler:
“Peygamber diyecek ki: [AYET]“Ey Rabbim! Benim halkım bu Kur’an’ı terketti.” [/AYET](Furkan; 25/30)
Ayette geçen “Kur’an-ı mehcur” tabiri terk edilmiş, bir kenara atılmış, bırakılmış, uzaklaşılmış Kur’an demek…
Peygamber rabbine hangi halkı şikayet edecek dersiniz?
Kim bu Kur’an’ı bir kenara atan halk?
Elinize aldığınız herhangi bir mushafın üzerinde “Kur’an-ı azim” veya “Kur’an-ı Kerim” yazar.
Büyük, şanlı, asil Kur’an; içinde insanlığın şerefi ve itibarı olan, kemikleşmiş değer ve ilkeleri bulunan, onları ısrarla vurgulayan, insanlığa sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerinin (hablun min’ennâs) savunucusu, vicdanının sesi (basâiru li’nnâs) olan Kur’an demek…
Ne asil bir isim…
Demek artık şöyle okuyacağız: Kur’an-ı mehcur…
“Geçip giden varsa İslam’ın şu çiğnenmiş diyarından”, viran olmuş yurtların, metruk binaların, ot basmış evlerin örümcek bağlamış duvarlarında asılı duran, artık bir manası kalmamış, bunun için de dönüp bakmaya gerek olmayan, terkedilmiş, bir kenara atılmış, kendi haline bırakılmış Kur’an demek…
Ne hazin bir isim…
“Kur’an Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” diye meşhur bir söz var…
Kur’an’ın tarihteki serancamını adeta özetliyor: Nazil oldu… Okundu… Yazıldı…
Peki nerede anlaşıldı? Nerede yaşandı? O niye yok?
Manidar değil mi?
Kendinizi bir yoklayın.
En son ne zaman Kur’an’ı okudunuz demiyorum, ne zaman dediğini anlamaya çalıştınız?
Yani Kur’an’ı en son ne zaman terk ettiniz?
Biliyorum bir çoğumuz için trajik bir soru.
Kur’an’ı terk etmek…
Ondan umudunu kesmek…
Gerek duymamak…
Heyecan duymamak…
Okuduğu halde terk etmek…
Yazdığı halde terk etmek…
Konuştuğu halde terk etmek…
Saygı duyduğu halde terk etmek…
Bu kitap bir çoğumuz için artık Kur’an-ı azim değil Kur’an-ı mehcur…
Yani büyük, şanlı, asil kitabımız; içinde şerefimiz ve itibarımız olan, kemikleşmiş değer ve ilkelerimizi ısrarla vurgulayan, bize sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerimizin (hablun min’ennâs) ve vicdanımızın sesi (basâiru li’nnâs) olan kitap değil; ya çocukluk yıllarımızı, ya mahalle camilerini, ya kandil gecelerini, ya da pişmanlık ve nostaljiyle karışık cemaat ortamlarındaki tefsir derslerini hatırlatan, artık terk ettiğimiz bir kitap…
Peki, Kur’an nasıl terk edilir?
Kimimiz Kur’an’ı “okuyarak” terk ederiz.
Gece gündüz hatim indiririz. Bir ölünün toprağına okuyup geçeriz. Şifa niyetine okur, fal bakar, sağa sola üfürür, şifre arar, güllü yasin hatmeder, teberrüken tilavet ederiz. Hafızlık yarışmalarında birincilikler alırız. Davudi seslerimizle salonları inletiriz. Ne dendiğine hiç bakmayız çünkü önemli değildir. Önemli olan lahuti bir sesin içimizi huzurla doldurmasıdır.
İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlarda okunmak, ne fal bakmak için
Kimimiz “saygı göstererek” terk ederiz.
İşlemeli kılıflara koyup duvarlara asarız. Belden aşağıya indirmeyiz. Ayağımızı ona uzatarak yatmayız. “Abdestim yok, aybaşıyım” vs. diyerek zinhar el sürmeyiz. Saygımızdan peygamberin ismini bile anmayız. Anınca da kırk çeşit salavat getiririz. Öyle saygılıyızdır ki Kur’an’a, saygımızdan ne dediğini anlamayı bile saygısızlık sayarız.
İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için
Kimimiz “yazarak” terk ederiz.
Kufi’den rıka’ya, sülüs’ten cülus’a hat sanatının nadide örnekleriyle bezenmiş türkuaz ve altın sarısı yazmalara işleriz. Hat ve tezhip sanatının mükemmel örneklerini sergileriz. İnceden inceye yazar, bir noktası için kırk divid harcarız.
İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tezhip, ne sülüs, ne hat yazmak için
Kimimiz “konuşarak” terk ederiz.
Kur’an üzerine bol bol konuşuruz. Nutuklar atar, hutbeler irad ederiz. Konuşmalarımızı en güzel ayetlerle süsleriz. Besmele, hamdele ve salvele ile başlar, “hur-i iyn” dualarıyla bitiririz. Tefsir dersleri yapar, tapınaklarda vaaz verir, kürsülerde gerdan kıvırmaya bayılırız.
İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tapınak, ne nutuk, ne vaaz dini için
Kimimiz “kenarında dolanıp durarak” terk ederiz.
Emsile, bina, maksut, avamil, beleğat, usul, hadis, fıkıh, kelam vadilerinde dolanır dururuz. 72 ilmi öğrenmek için bina okur döner döner bir daha okuruz. Ömür biter 72 ilim bitmez. Meslek kaygılarından, kariyer hesaplarından ilahi mesajın özünü unutur gideriz. Peygamberin ağzından “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı öldürüldü” ayetini duyar duymaz kılıcını çekip “Bundan böyle kılıcım bu sözün arkasındadır!” diyen sokaktaki adamın sadeliğini, heyecanını, doğrudan muhataplığını hissetmeye kasınıp durmaktan bir türlü sıra gelmez. Halbuki iş bu kadar sade ve basittir.
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne meslek kaygıları ne kariyer hesapları için
Kimimiz de “açık arayarak” terk ederiz.
Kur’an’da habire açık ararız. Dörde kadar evlenmeyi emrediyormuş, köleliği onaylıyormuş, erkeğe iki kadına bir hak veriyormuş, kadını aşağılıyormuş, zina edeni taşlayın diyormuş, Muhammed çocuk yaşta kızla evlenmiş, hurafeyle doluymuş vs. diyerek terk ederiz. Kur’an’ı sönmüş bir yıldız gibi görürüz. Eski çağların kitabı muamelesi yaparız. Çağa ayak uyduramadığını söyleriz. Çöl kitabı veya Arap dini olarak görürüz. Bütün bunları gösterebilmek için açık üstüne açık ararız.
İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne erkeği yüceltmek, ne kadını aşağılamak için
Ne Araba paye vermek, ne Acemi hor görmek için
Oysa bu kitap esas itibarîyle “yaşayan hayatın” içinde “okunur”. Yaşayan hayattan koptuğu an terkedilmiş (mehcur) olur. Çünkü onun oluş ve doğuş tabiatında dosdoğru “yaşayan hayatın” içinden gelen (kitabun qayyime) özelliği vardır. Keza hakkında bilgi sahibi olurken bile “metafizik bir gerilim” içinde ve “korku ve titreme” (huşu) halinde olmak icap eder. Aksi halde size kendini açmaz.
Zira bu kitap tapınaklarda değil, varoluş sancısı çeken bir öksüzün mağaradan şehre inmesiyle şehrin sokaklarında, evlerinde, çarşılarında, pazarlarında ve de giderek savaş alanlarında doğmuştur. Bu nedenle onu okurken, içinden, “dışarıda gürül gürül akan hayatın” sesini; diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının yalvarışlarını, kölelerin zincir seslerini, at kişnemelerini, kılıç şakırtılarını, şehit feryatlarını, gazi çığlıklarını duymuyorsanız onu asla okumuş olamazsınız.
“Metinde geçmeyeni duyabilmek” işte bu bunun için vardır.
Çünkü Kuran sadece bir “metin” değildir. Onun meali de metinde görünenin yan tarafına yazılması değildir. Bilakis meal, metinde geçmeyeni duyabilme çabasının adıdır. Zira üzerinde çalıştığınız metin, metinlerden bir metin değildir. Bu metin öyle kolayına ortaya çıkmamıştır. Arkasında yirmi üç yıl boyunca esen bir ruh, dalgalanan bir heyecan ve coşkun bir hareket vardır. Bunlardan nasibiniz yoksa Kuran okumak ha bir kuru emektir…
Peki, nedir Kuran?
Kuran, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dâhildir. Yani bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan insanoğluna hitaptır. İnsanı çevresine tepki vermeye çağırır. Onda “Allah şuuru” (takva) uyandırarak hayat yolculuğunda “birlikte yürümeye” davet eder. Bu şuur uyandıktan sonra bilgiye insan kendisi ulaşacaktır.
Bilgi ise bütün varlığa saçılmıştır; tarih, tabiat ve hayat... Bilgi bütünüyle tek bir kişiye veya bölgeye inhisar edilmemiştir. İnsana düşen bunları aramak, esaslı bir hakikat arayışına girmek, tarihin, tabiatın ve hayatın neresinde ise bulup ortaya çıkarmak, Çin’de de olsa gidip almaktır.

Kuran sınırlı sayıda bilgi verdiği yerde bile esas itibarîyle şuur oluşturmak istemektedir. Kuran’ın yazılı bir metin olarak, tekrarlı, kesintili, vurgulu ve dalgalı akışında bunu görmek mümkündür. Esasında Kuran, deruni dile ve cânu gönüle yönelmiş bir hitabettir.
Kuran, insanlığa hiç duyulmamış yepyeni şeyleri getirmez. Bilakis bilindiği halde uygulanmayan, o çok bilenen fakat oralı olunmayan, çeşitli sebeplerle savsaklanan, her insanda fıtraten var olan insanlık vicdanını (basâirun li’n-nâs) uyandırmak ister (45/20). Uyanan vicdanın hayata yansımasını bekler; iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, söz, namus, adalet, erdem, vefa, dostluk, kardeşlik, cömertlik, yiğitlik, mertlik gibi temel insanlık değerleri (hablu’n-nâs) üzerinde ısrarla durur (3/112) ve sürekli olarak bunları talep eder. Bunları aynı zamanda Allah’ın ipi/yolu/değerleri (hablullah) olarak vazeder (3/112).
Kuran bize hakikat arayışında yoldaş olmak ister. Yardım eder, aptalca bir yanlışlığa düşmememiz için bizi uyarır. “Allah” kavramının peşine düşürerek, her şeyden bağımsızlaşmamızı sağlar. Böylece bizi her tür batıl bağımlılıktan kurtararak özgürleştirir. Bu anlamda Kuran işaret parmağı gibidir. Bilfiil, bizzat ve “hemen şimdi” işaret ettiği yöne gitmemizi ister, işaret parmağının kendisi ile uğraşıp durmamızı değil...

alıntıdır

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

20/6/2009 - Evrensel Sırat Köprüsü


Dolunay, sakin bir okyanus sahilini aydınlatıyor; serin rüzgâr, dalgaların dansıyla buluşuyordu. Çıplak kumsal bir anda uğultularla doluverdi. Yüzlerce kaplumbağa, binlerce kilometrelik yolculuğu tamamlayarak karaya ayak bastı.
      Kocaman gövdeleriyle kumsalda tanklar gibi ilerledi; tepeyi aşarak, arka taraftaki araziye dağıldılar. Burası, her yıl geldikleri, yumurtalarım bırakıp okyanusa döndükleri sahildi. Toprağı kazdılar, binlerce yumurtayı bıraktılar; sonra da güneş doğmadan geri gittiler.
      Güneş, yumurtaları emanet alan toprağı ısıttı; bulut ve rüzgâr serinletti; yağmur ıslattı. Toprak sevimli hayatlara annelik yapmayı bekliyor; yakında doğacak kimsesizleri bağrına basmaya hazırlanıyordu.
      Bir sabah güneşin ilk ışıkları yükseldiğinde, yerin derinlerinden sesler yükseldi. Kabuklarını çatlatan yavrular, toprağı omuzladı, esnetti. Yırtıcı rakunlar1 derinlerden gelen iniltileri duyarak koşup geldi; heyecanla toprağı kazdı.
      Öncü kaplumbağa yavruları gözlerini açar açmaz aç rakunlara yem oluyordu. Çevre can pazarına dönmüştü. Arkadan gelen yavrular ordular gibi topraktan çıktı ve hemen önlerindeki tepeye tırmanmaya başladı. Sıcak güneşin altında kuruyup ölmekten kurtulmalarının tek yolu, tepenin ardındaki okyanusun serin sularına kavuşmak olacaktı. Gizli bir Bilinç, ne yönde ilerleyeceklerini küçük kalplerine ilham etmişti. Hepsi de, yöneldikleri tepenin ardında okyanusun beklediğinden emin, aynı yönde hareket ediyordu.
      Rakunlardan kurtulanlar, bu kez bu can pazarından haber alan yırtıcı kuşlarla karşılaştı. Uzun bacaklı ve keskin gagalı kuşlar, kanatlarıyla emekleyen yavruların yollannı kesti. Tepenin etekleri kıyamet meydanını andırıyordu. Bir yandan canlarını suya taşımaya çırpınanlar, diğer yandan hayatları o küçük canlarla karınlarını doyurmaya bağlı olanlar karşı karşıya gelmişti. Çırpınan kimileri bir çalılığın altına gizleniyordu. Kimileri kayaların aralıklarına düşüp kurtuluyordu.
      Soluksuz ilerleyen kimi yavruların kumsala inmeyi başardıklarını gördük. Yırtıcı kuşlar arkalarından koşuyordu. "Hadi küçüğüm, çırpın, az kaldı!" diyorduk bu acıklı belgeseli izlerken. Kimileri okyanusa dalmayı başarmış; canlarına kast eden yırtıcılardan kurtulmuşlardı.
      Bir tanesine odaklanmıştık. Kumsala iyice yaklaşmış, ancak ilerleyecek gücü kalmamıştı. Hâlâ küçük kollarını çırpmaya çabalıyor, soluğunun son saniyesine kadar direnerek suya yetişmeye çırpınıyordu. Yırtıcı bir kuşun onu gördüğünü ve hızla ona yöneldiğini fark ettik. Sol kolumdan sıkıca tutan Furkan Arife baktım: Küçük yavrunun birazdan ölecek olmasından üzüldüğünü, Furkan Arifin döktüğü gözyaşından anlamıştım.
      Kuş anîden durdu ve dönüp kaçmaya başladı. Ardından kaplumbağa yavrusunun yanında kocaman bir timsah beliriverdi. Timsah ağzını iyice yaklaştırdığında, avuç küçüklüğünde vücudunun o canavar dişlerin arasında ezilip gideceğini düşünmüştüm. Timsah başını yavaşça yana eğdi, yavruyu ağzına aldı. Üzüntümden, başımı önüme eğdim, yutkundum: "Allah'ım, hikmetine sığınırım; ama bu zavallı bir can ve Sen ona dünyada bu kadar ömür tanıdın!" dedim kalbimde.
      Başımı kaldırıp tekrar ekrana baktığımda, yavrunun timsahın ağzında ezilmeden beklediğini fark ettim. Timsah suya yöneldi;
      dalganın temas ettiği kumsal şeridinde ağzını açtı ve yavru, süzülerek okyanusa akıp kayboldu. İlerde başka timsahlar da, başka yavrulara yardım ediyordu.
      Bu olay, muhteşem bir mucize gibi görünüyor. Kurtuluşu beklediğimiz yerde yok oluş, yok oluşu beklediğimiz yerde kurtuluş yaşıyoruz.
      Belgeseli çekenler, sonra kameralarını okyanus sularına yönlendirdiler. Suya yüzlerce yavru yetişmişti; kurtulduklarını sanıyorduk. Oysa şimdi de yırtıcı balıklara yem oluyorlardı.
      Yavrular doğar doğmaz, kendilerini müthiş bir sırat köprüsünde buldular; çaresizdiler. Başlarında kendilerini doğa yasalarından sakındıracak bir koruyucu kudret görünmüyordu. Küçük kollarını çırpmaktan ve suya yetişmeye çabalamaktan başka bir şey yapamazlardı.
      Ama gizli bir el onlara okyanusun yerini bildirdi. Onlara, 'Terinizde durmayın ve şu yönde çırpının!" dedi. Akılları hayatı kavrayacak kadar gelişmiş olamazdı; sanki ruhsal varlıklar onları sürekli teşvik ediyordu.
      Çırpınmak zorundaydılar; zira, teslim olanlar boş alanda aç midelere yem oluyordu. Kimisini kaya aralıkları, kimisini çalılar kurtardı. Kimisi, büyük hayvanların kavgasını fırsat bilerek kaçıştı. Kimisi timsahlar tarafından toplanarak suya taşındı. Bu yarış, son nefeslerine kadar sürecek; kaplumbağaların bazıları, hayat yolculuklarını daha erken bitirerek sonsuz hayatlarına göçecek.
      Hepimizin hayatı da böylesi bir serüvenden ibaret olacak. Kimileri dünyaya gelir gelmez, sonsuzluğa göçecek. Hayatımızın akışı boyunca birbirini takip eden nice ölümcül tehlikeler atlatacağız.
      Bir an gelecek, umulmadık ve beklenmedik bir kolaylıkla °lüm bizi anîden alıp götürecek. Hayat budur. Doğduğumuz günden öleceğimiz güne kadar, doğanın şartlan karşısında sahip olabileceğimiz güç, kaplumbağa yavrularının sahip olabileceği kadardır.
      Kişisel gelişim, başarı teknikleri, yöntemler ve stratejiler bize sadece "nasıl daha iyi çırpınabileceğimizi" öğretebilirler. Tüm çırpınışımıza rağmen bir rakun bizi yiyecek mi? Bir yırtıcıya yem olacak mıyız? Yoksa bir rüzgâr bizi destekleyecek mi? Bir timsahın ağzında kurtuluş okyanusuna taşınacak mıyız? Gelişim stratejileri böyle sorulara cevap vermiyor.
      İstemenin Esrarı'nda çırpınma tekniklerini anlatmıyoruz; Yaratıcıyla iletişim kurmanın, Ondan kendimiz ve sevdiklerimiz için harika yaşantılar dilemenin yolunu anlatıyoruz.
      Hayatımızda yüzlerce kişisel gelişim kitabıyla karşılaşacağız. Onlar bize başarıyı anlatırken, "doğaüstü bir gücün desteğiyle başarabileceğimizi" söyler. Doğaüstü güce ilişkin tanımlar, İslâm'dan, Hıristiyanlıktan, Hinduizmden veya diğer dinlerden ve inançlardan etkilenerek yapılanabilir. Söz konusu doğaüstü güç kitaplarda, yerine göre, "Yaratıcı, Tanrı, Kozmik Bilinç, Evrensel Ruh, İçinizdeki Üçüncü Kafa, İçinizdeki Dev" gibi isimler almıştır. Herkes kendine göre bir sınırsızlık tasarlamakta ya da sınırsızlık, her inanışta farklı vasıflarla tanımlanmaktadır.
      Dinlerden uzak durmayı tercih eden seküler felsefelerse, daha kolaycı bir yöntemi önerdi: "Yaratıcı sizsiniz; içinizde sınırsız bir enerji, yaratıcı bir kudret var ve siz istediğiniz her şeyi yaratırsınız" dediler. Sonra da, bir mikroba yenik düşecek acizlikteki insana, evreni yaratmanın yollarını öğretmeye kalkıştılar(l). Böylesi öncülerin(!) dinlerle alay edişlerini, kendilerini birer tanrı sanışlarını, gurura kapılışlarını hayretler içerisinde izlersiniz. Oysa onlarla aynı gerçekleri paylaşıyoruz ve onlar evrenin Tek ve Sınırsız Sahibini tanıyanların şimdiden gördüklerini, ceset elbiselerini çıkarıp dünyadan ayrıldıklarında algılayacaklar.
      Kişisel gelişim akımının dünyaca tanınmış öncülerinden Anthony Robbins şöyle der: "Başarılı insanlar, kötü ya da iyi, ne olursa olsun, her şeyi kendilerinin yarattığına inanırlar. Kimse bunu ispat edemez. Ama, bu yararlı bir yalandır."2
      Yalanlarla oyalanacak vaktimiz var mı? Ölümden sonrasını göremeyen bir başarı felsefesi, yok oluş felsefesidir. Bizler sonsuzluk yolcularıyız ve bize sonsuzluğu gösteremeyen bir bakış açısından gerçek başarıya ve mutluluğa ulaşmamız imkânsızdır.
      Kişisel gelişim stratejilerini doğru yorumlamalı ve çok önemsemeliyiz. Onlar bize daha etkili çalışma yöntemlerini kazandırmaya çalışıyor. Zaten Yaratıcı, "İnsan için ancak çalıştığı (nın karşılığı) vardır" demektedir.3
      Peki, çalıştığımızın karşılığını biz mi yaratacağız? Çalıştığımızda, zihnimizden geçen karşılığı mı alacağız? Yaratıcı der ki, "Bir topluluk kendilerinde olan durumu değiştirmedikçe, Allah da onları değiştirmez." 4 Şu hâlde, çalışıp çırpınmamız; kendimizde olanı değiştirmemizdir. Sonra da Yaratıcının hayatımızda bazı mucize değişiklikler yaratmasına hazırlanacağız.
      Toprak, çırpınmayan kaplumbağa yavrularına mezar olurdu. Gayreti yarı yolda terk edenler, okyanusa ulaşamazdı. Oysa, asıl önemlisi, gizli bir kudret onlara yönlerini bildirmeseydi, çırpınma gücü vermeseydi, onları yırtıcılardan kurtarmasaydı, timsahları yardıma göndermeseydi, asla başaramazlardı.
      Hepimiz her göreve aday olarak geleceğiz yeryüzüne... Ama görevler ve makamlar sayılıdır; hayat plânlanmıştır. Kimisi satacak, kimisi alacak, kimisi gülecek, kimisi güldürecek... Hangi rol bize verilecek? Rollerimizi mutlak özgürlükte belirleyebilecek miyiz?
      Bizler Sınırsız bir Kudretin gözetimi altındayız. Çırpınışlarımız dualarımızla ve isteklerimizle yan yana geldiğinde, bir şeylere lâyık olacağız. Lâyık olduklarımız zamanla hayatımızı kuşatacak... İstemenin Esrarı, bize en güzel değerlere lâyık olmanın yollarını açmayı amaçlıyor.
      Hz. Mevlâna, "Kuru duayı bırak; ağaç isteyen tohum eker." demiştir. Bu söz doğrudur; ama, her ekilen tohum ağaç olamayacaktır. Yaratıcı İrade onaylamadığı sürece, ekilen tohumlar ve sergilenen çabalar çürüyüp gidecektir. Diğer yandan, ekilen tohum yoksa, dualar da karşılıksız bırakılacaktır. Zira Yaratıcı İrade, ruhsal istekleri, çalışmalarla iç içe geçirmiş; böylece evreni hem maddî ve hem de ruhsal hareketlilikle yoğurmuştur. Ruhsal hareket yoksa, maddî hareket meyvesiz kalacaktır. Maddî hareket yoksa da, ruhsal hareketler yetersiz bırakılacaktır.
      Anthony Robbins, Sınırsız Güç, İnkılap Kitapevi, s.81 3 Kur'an; 53: 39 4Kur'an; 13: 11

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

20/6/2009 - Ankebut suresi


SORU 1: "Kim la ilahe ill derse cennete girer." hadisi ile Ankebut suresinin ikinci ayetini birlikte değerlendirir misiniz? Bir şeyi elde etmek için iki ayrı bedel var. Ben bunları zihnimde bağdaştıramıyorum.
CEVAP: Her sözün kullanıldığı ortamda, bağlı bulunduğu bütün ile bir bağı, bir bağlamı vardır. Sözü bu bağlamdan kopardığınız zaman, söylendiği bütün içindeki anlamını kaybeder. Peygamberimizin sözü olarak nakledilen hadis'i şeriflere de aynı mantıkla yaklaşılmaktadır. Bu sözün söylendiği bir ortam ve söylenmesine sebep olan bir hadise vardır. Bu bilinmeden sadece sözün bir kısmına bakarak anlamaya, yerli yersiz nakletmeye kalkıldığı zaman, bu tür olumsuzluklar ile karşı karşıya kalmak kaçınılmaz olmaktadır. "Lailahe ill diyen cennete girer" sözünün bugün nasıl anlaşıldığına baktığımız zaman olayın vahameti anlaşılmaktadır. Vatandaş bu sözü bir kere söyledi mi başka hiçbir şey yapmamış olsa bile bu sözü söyleme sayesinde cennete gideceğini zannediyor. Bu anlayış sadece bu konuda değil. Hayatın bütün alanlarında böyle. Kur'an'ı anlamadığı dilden okuyarak Kur'an'ı okuduğunu söyleyenler, bir kere Şahadet getirmekle yetinerek kurtulacağını zannedenler, beş vakti kılmasa da, Cuma ve bayram namazlarıyla işi idare edenler, helal ve haram konusunda bir sıkıntı duymadan mal toplayıp birkaç kuruş sadakayla işi temizleyeceğini düşünenler, hayatın her safhasında her türlü pisliğe batıp sonunda Hacc'a gitmekle anadan doğmuş gibi temizlendiğine inananlar, işinin, eşinin, servetinin, evinin, evladının, yaşadığı süflî hayatının, şeyhinin, hocasının, kocasının kulu olup da Allah'a kulluk yaptığını zannedenler, istek ve ihtiraslarını ilah edinenler de aynı durumda değil mi?

Böyle bir İslam anlayışı bu sözün söylendiği dönemde yoktu. Bir kimse "Lailahe İll" dediği zaman, geçmiş inancıyla bütün bağlarını bitirip, malıyla ve canıyla Hz. Muhammed (as) saflarına katılıyordu. Bütün varlığı ile teslim oluyor. Tüm enerjisini İslam için harcıyordu. Yani bu kelime uzun süre düşünülerek verilmiş bir kararın ilanı olduğu için kişinin hayatını, dünyasını, mücadele vereceği safını, tarafını ve bütün değer yargılarını değiştiriyordu. Bir kere söylüyor bir ömür bu sözün gereğini yerine getirmek için bütün varlığını arkasına koyuyordu. Onun için bu sözü söyleyen kurtulmuş oluyordu. Rabbimiz Asr suresinde bunun özetini şöyle veriyor:
"Asra yemin ederim ki insan gerçekten hüsrandadır. Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır." (103/1-3)
İman ile amel, biri birinin sonucu, olması gerekenidir. İman söz vermek, amel ise verilen sözü yerine getirmektir. Yerine getirilmeyen sözün kimin yanında bir değeri vardır ki, Allah'ın yanında değeri olsun. Bu nedenle içi boşaltılmış aslından kopartılmış klişe sözlerin arkasına sığınmak kimseye bir fayda sağlamayacaktır. Rabbimiz bu konuyla ilgili olması gereken anlayışı şöyle bildiriyor:
"İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «İman ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?
Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır." (292-3)
"Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne zaman dediler? Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır." (2/214)
"Muhakkak ki Allah, müminlerin mallarını ve canlarını, cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Tev­rat'ta, İncil'de ve Kur'an'da kendi üzerine hak bir vaaddir. Kim Allah'tan daha çok ahdini yerine getirebilir? Öyleyse yaptığınız alışverişe sevinin. En büyük kurtuluş işte budur." (9/111)
İşte cennete girmenin bedeli budur. Malını ve canını Allah'a arz edeceksin; Allah, dilediğini alacak dilediğini bağışlayacak. Veya ikisini de alacak. Bunun karşılığında da cennetini verecektir. Allah'ın vaadi haktır. Cennete ancak böyle sahip olunmaktadır. Dünyada bu bedeli ödemeyen, ahirette değil cenneti, cennetin kokusunu bile alamaz.
SORU 2: Zuhruf suresinin 36, 37, 38 ayetlerinde anlatılmak istenen mesajı genişçe açıklar mısınız?
CEVAP: Bu ayetlere, konunun devamı olan 39. ayeti de katarak üzerinde düşünelim:
"Her kim Rahman olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur."
"Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar."
"Nihayet kıyamet günü bize gelince, arkadaşına: «Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!» der."
"Onlara: «Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız.» denir." (43/36-39)
Birinci ayette şartlı bir cümle kurularak "kim Allah'ın zikrinden yüz çevirirse" buyurulmaktadır. Bunun anlamı "Kur'an dan yüz çevirirse" demektir. Çünkü, Kur'an'ın isimlerinden biri de Zikirdir. Bir insan Allah'ın kitabından yüz çevirirse yüzünü kime döneceği bellidir. Burada da yine bir ahlakî zorunluluktan, eşyanın tabiatını icra edeceğinden ve sünnetullahtan bahsedilmektedir. Allah'a düşman olan kimse O'nun düşmanı olan şeytan'a, ve şeytanlaşan kimselere, Tagut'lara ve Taguti anlayışlara yakın dost olacaktır. İşte bu dostları da onun yapıp ettiklerini daima alkışlayacağından kendisinin iyi bir iş yaptığını zannedecektir. Bu zannının bir değer ifade etmediğini hesap günü Allah'ın huzuruna gelince öğrenecektir. Geldiği yerin akıbetini ve dost bildiklerinin kendini nereye getirdiğini görünce:
"Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!» diyecektir." Fakat o gün geriye dönmenin mümkün olmadığı, pişmanlık duymanın hiçbir fayda sağlamadığı bir gün olması nedeniyle kendisine şu cevap verilecektir:
"Onlara: «Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız.» denilecektir." Onlar dünyada iken sapıklıkta birbirlerine payanda olmuşlardı. O gün Allah'tan başkalarını dost edinenlerin dostlarıyla aralarının bozulduğu ve düşman kesildikleri bir gün olacaktır.
"(O şeytan ki) hakkında şöyle hüküm verilmiştir: Şüphesiz kim onu dost edinirse, o muhakkak onu saptırır ve doğruca cehennem azabına götürür." (22/4)
"O gün zalim kimse ellerini ısıracak: «Eyvah!» diyecek, «keşke Peygamberin yanında bir yol tutsaydım!» Eyvah, keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur'an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil ve rüsvay ediyor." (25/27-29) diyeceği bir gün olacaktır. Şimdi:" Bu bir öğüttür. Dile­yen Rabbine giden bir yol tutsun ." (76/29)
SORU 3: Hac suresinin 52. ayetini açıklar mısınız?
CEVAP: Bu ayetin doğru anlaşılması için 51. ayetten 54. ayete kadar birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Çünkü anlatılmak istenilen konu bu dört ayet ile tespit edilmiştir.
"Ayetlerimizi tartışarak bozmaya uğraşanlar, işte onlar cehennemliklerdir. (Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda / bir şey yapmak istediğinde, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."
Amaç şeytanın körüklediği bu arzular vesilesi ile kalpleri hasta olanları ve katı yüreklileri sınavdan geçirmektir. Hiç kuşkusuz zalimler gerçeğe son derece uzak düşen bir ayrılığa saplanmışlardır.
Bir de bu, kendilerine ilim verilenlerin onun, Rabbinden gelme bir gerçek olduğunu bilip inanmaları ve gönüllerini ona bağlamaları içindir. Muhakkak ki Allah; iman edenleri dosdoğru yola iletir." (22/51-54)
Bu konunun püf noktası, 52. ayette geçen "temenna ve ümniyyet" kelimeleridir. Bununla anlatılmak istenen şeyin çok iyi anlaşılması gerekir.
Temenna: Bir şeyi zihninde takdir etmek, düşünmek, tasvir etmek. Bu bazen bir temele dayanarak yapılır, bazen de tahmin ve zanna dayanır. Necm/24, Bakara/94 ve Cuma /7. ayetinde olduğu gibi.
Umniyyet: Bir şeyin temenni edilmesi sonucu zihinde beliren suret. (İstenilen şeyin insanın hayalinde canlandırılarak adeta eni-boyu belli bir hale gelerek tecessüm etmesi hali.)
Bu kelimeler ile ifade edilen şey, Allah'ın göndermiş olduğu bütün elçileri içine alan genel bir yasadan/sün­ne­tullahtan bahsetmesi sebebiyle, olayı sadece Hz. Muhammed(as) ile ilgili olarak değerlendirmek doğru değildir.
Ayrıca bu olayı Peygamberlere gelen vahiylere şeytanın bir takım ilavelerde bulunması şeklinde düşünmek de son derce yanlıştır. Çünkü Allah vahyini koruyacağını 72/8-10, 56/75-81, 15/9 ayetleri ile tescillemiştir.
Burada anlatılmak istenen, 'Allah en doğrusunu bilir kaydıyla' Peygamberler de bir insan olmaları nedeniyle, kendilerine verilen görevi yerine getirirken her saniye vahiy almıyorlardı. Fakat daha önce gelmiş olan vahiyler doğrultusunda hareket ettikleri gibi, zaman zaman da görevlerini ifa yolunda ne yapabilecekleri ile ilgili bir takım düşüncelere dalıyor; hesaplar yapıyor, tez günde muvaffak olmanın yollarını araştırıyorlardı. Bu çaba içerisinde bir takım makul olan temenni ve görüşlere sahip oldukları gibi; bazen de "İlahi iradenin onaylamayacağı" temennileri de olabiliyordu. Örneğin: Abese suresinde anlatılan olayda olduğu gibi. Peygam­ber(as) kendi zannınca yaptığını doğru buluyordu. Ama Rabbi onu düzeltmişti. Bir de müşriklerin teklifleriyle ilgili hayalinden geçenler için şöyle buyuruyordu:
"Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde sana hayatın da , ölümün de kat kat azabını tattırmış olurduk. Sonra kendin için Bize karşı bir yardımcı da bulamazdın." (17/74-75)
"Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir.
Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.
Muhakkak ki senin Rabbin, evet O, kendi yolundan sapanı da, doğru yolda gidenleri de en iyi bilendir." (6/15-17)
Bunlarla birlikte Ahzab/37'de Zeynep olayı ile ilgili ayet, Tahrim/1. ayeti, Abese/1-12 ve benzeri konulardaki ayetlerde zikredildiği gibi.
Yunus(as) da, kavmi hakkında kendisi karar vererek bulunduğu yeri terk etmişti:
"Zünnun hakkında söylediğimizi de an. O, öfkelenerek giderken, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı; fakat sonunda karanlıklar içinde: «Senden başka tanrı yoktur, Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim» diye seslenmişti.
Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız." (21/87-88)
Davud ve Süleyman (as) da vermiş oldukları bir karar veya sahip oldukları bir düşünceden dolayı benzer şekilde uyarılmış olduklarını görüyoruz:
"Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.
Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi." (38/34-35)
"Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Bunlar da ne kadar az! dedi. Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi." (38/24)
Bunlar ve benzeri konulardaki Nebi ve Resul'lerin kendi düşünce ve temennileri ile ilgili hatalarını, içtihatlarındaki yanılmalarını, göndermiş olduğu kesin ayetleri ile düzeltmiş ve bu hükümleri insanlara açıkça tebliğ etmesini istemiştir.
Peygamberlerin vahiy konusunda hatadan beri oldukları 53/3-4. ayetleri ile bildirilmiştir. Vahyin dışında ise, insan olma özelliklerini aynen korudukları için kendi düşüncelerinde yanılmaları, içtihatlarında hata etmeleri ve her hangi bir konudaki beşeri düşüncelerine şeytanın bir şeyler katmak istediğinde Allah o düşünceleri Elçisinden derhal giderir ve kendi ayetlerini sağlam olarak yerleştirir. Bu giderme ve yerleştirmenin nasıllığı, yukarıda vermeye çalıştığımız ayetlerde olduğu gibidir.
Özellikle burada geçen "Şeytan" ifadesinden sadece cinlerden olan varlık anlaşılmamalıdır. Naas Sure­sinde bahsedilen "insan ve cin"lerden olan şeytanlar olarak alınmalıdır. Bilhassa 22/51 ayette geçen ifadelere dikkat edilirse:
"Ayetlerimizi tartışarak bozmaya uğraşanlar, işte onlar cehennemliklerdir." Burada tartışarak bozmaya çalışanlar, elbette Elçilerin ilk muhatapları olan müşrik ve kafirlerdir. Bunlar Cin şeytanları değil insanların şeytanlaşmış olanlarıdır. Devamındaki 53. ayette ise 52' de­ki olayın gerekçesi anlatılarak, kalplerinde hastalık olanları ve katı yürekli olanları imtihandan geçirmek olduğu bildirilmiştir.
Konunun son ayeti olan 54. ayette ise :
"Bir de bu, kendilerine ilim verilenlerin onun, Rabbinden gelme bir gerçek olduğunu bilip inanmaları ve gönüllerini ona bağlamaları içindir. Muhakkak ki Allah; iman edenleri dosdoğru yola iletir." Kafir ve müşrikler bu düzeltmeleri dillerine dolayıp Allah'ın ayetlerini tartışma konusu yaparken, kendilerine Kur'an ile ilim verilmiş olan kimselerin de Rablerinden olduğuna iman edip, ona gönül bağlamalarını sağlayacaktır. Aynen Tevbe /124. ayette olduğu gibi:
"Herhangi bir sure indirildiği zaman onlardan bir kısmı der ki: «Bu sizin hanginizin imanını artırdı?» İman edenlere gelince (bu sure) onların imanlarını artırır ve onlar sevinirler."
Sonuç olarak, Resuller ve Nebiler de bir insandırlar. Vahyin dışında insan oldukları için kendi düşüncelerinde, temennilerinde yanılabilirler. Ancak onların bu konudaki içtihatları ve beşeri temennileri ilahi iradeye uygun olmadığı zaman anında düzeltilerek, doğrusu ayetlerle yerine konulmuştur. Bu olay kafirlerin küfrünü İman edenlerin de imanını artırır. Allah bunu inkar edenler için imtihan, iman edenler için de inanıp gönül bağlayacakları bir hakikat kıldığını açıklamıştır.

A. YÜCEL / KÜTAHYA
SORU: "De ki: Ben ancak Rabbime yalvarırım ve O'na kimseyi ortak koşmam." (72/20)
Bu ayete istinaden namazlarımızda Hz. Peygamber ve ailesini öven, onları bir şekilde ibadetin içine sokan dua bölümleri (Tahiyyatın bir kısmı ile Salli ve Barik duaları) namazın bünyesinden çıkarılmalı mıdır?
Çıkarmadığımız takdirde tevhit açısından bir sakınca doğar mı?
Allah'ın Resulü namazlarında beni ve ailemi övün demiş midir?
CEVAP: Bu konuda bir yanlış anlaşılma olmalı diye düşünüyoruz. Bahsini ettiğiniz (72/20) ayette, Allah'tan başkasından bir şey istenmesinin ve Allah'a ortak koşulmasının yanlışlığı vurgulanıyor. Namaz­larda okuduğumuz Tahiyyat, Salli ve Barik dualarında ise, bizler peygamberimiz için dua ediyoruz. Peygam­berimizden bir şey istemiyoruz. Bunun meşruiyeti ise Rabbimizin şu ayeti ile tespit edilmiştir:
"Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri peygambere salat etmektedirler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin/teslim olun." (33/56)
"Allah ve Resulünü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlar için aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır." (33/57)
Salat: Dua, namaz, rahmet ve havra anlamlarına gelmektedir. Çoğulu ise Salavat'tır. Aynı kökten türeyen Musalla da namaz kılınan yer, seccade demektir.
Allah'ın kuluna salat etmesi onu yardımıyla desteklemesi, şanını, şerefini artırması ve yüce bir makama eriştirmesidir. Meleklerin salat etmesi ise Peygamber için dua ve niyazda bulunmaları ve Allah'ın izniyle onu desteklemeleridir. Müminlerin salatı ise Peygamberin safında tam bir teslimiyet ile teslim olarak onunla birlikte cihat etmek, her halükarda onun yanında yer almak, onun canını kendi canlarından aziz bilmek, şahsına ve ailesine hayır duada bulunmak şeklinde tezahür eder. Aksine bir tavır ise Allah'ın ayetiyle: "Dünya ve ahirette Allah'ın lanetiyle ve azabıyla" tehdit edilmiştir.
Şimdi düşünelim, namazımızın sonunda Rabbena dualarını okurken -ki bunu İbrahim (as)'ın duası olarak Allah Kur'an'da zikrediyor- kendimiz için, anne ve babamız için ve bütün müminler için dua ediyoruz. Tahiyyat'ta da Peygamberimiz için: "Allah'ın selamı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Nebi" diyoruz. Salli ve Barik dualarında da: "Allah'ım Muhammed ve ailesine salat et. İbrahim ve ailesine salat ettiğin gibi. Allah'ım, Muhammed ve ailesini mübarek kıl, İbrahim ve ailesini mübarek kıldığın gibi. Şüphesiz sen övülmüşsün ve çok yücesin" diyoruz. Bu duaların hiçbir yerinde tevhide gölge düşürecek bir anlayış ve ifade yoktur. Bu nedenle namazlarımızın sonunda yapılan böyle bir duayı çıkarmak için hiçbir sebep yoktur. Tevhidi anlayışımıza da bir gölge düşürmez. Bilakis Allah'ın dinine yardım etmiş, bu yolda hayatını ortaya koyarak mücadele etmiş tüm peygamberlere ve onların yolunda giden tüm müminlere dua etmemiz, bir Müslüman olarak vefa borcudur. Elimizde hazır bulduğumuz bu dinin bu güne gelişinde, onların da bir katkısı varsa, bunu yapanlar elbette teşekkürü hak ediyorlar demektir.
Bu isteğin Peygamberimizden gelip gelmediğine gelince, Peygamberimizden önce Allah'tan geldiğini Ahzab/36-37. ayetleriyle bildirdiğini ifade etmiştik. Ayrıca bu konuda 33/50-62. ayete kadar okuyun. Peygamberi ve ailesini rencide edenlere karşı Rabbi­mizin tehdit ve tavsiyelerini göreceksiniz.

__________________
ALLAH A TESLİM OL BU ŞEREF OLARAK SANA YETER
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

3/6/2009 - onlar öncüler

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

23/1/2009 - FLASH PLAYER

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

6/1/2009 - dua filistin sıradışı sıradışı taraflihaber.com seyh ahmed dua..

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

26/10/2008 - Kutsanan Bel'amlar


Kutsanan Bel'amlar


Kur'an-ı Kerim'de defalarca belirtildiği gibi, tüm müslümanların şeytandan ve şeytanın dostlarından sakınmaları gerekmektedir. Çünkü şeytani misyon, hem şeytan tarafından ve hem de şeytanın dostları tarafından icra edilen bir misyondur. Şeytandan sakındığımız gibi, şeytanın dostlarından da sakınmamız, bunların şeytani vesveselerine inanıp, şeytani misyonlarına aldanmamamız gerekir.

Günümüz coğrafyasında ise, şeytandan ve şeytanın dostlarından sakındığımız gibi, ne tuhaftır ki “Ben müslümanım” diyen insanlardan da sakınmamız gerekmektedir!. Çünkü halkında müslüman olan birçok ülkede şeytanın misyonunu, “Ben müslümanım” diyen gafiller, “Ben müslümanım” diyen cahiller, “Ben müslümanım” diyen hainler yürütmektedir!.

Binlerce yıldır yeryüzünü fesata boğmak İçin çalışan şeytan aleyhillane, ciddi bir işsizlik kriziyle karşı karşıyadır sanki!. Çünkü şeytanlık adına yapılması gerekenler, artık bu gafiller, bu cahiller ve bu hainler tarafından müslümantık adına yapılmaya başlanmıştır!.

“Ben müslümanım” demelerine rağmen, İslam ve tevhîd gerçeğinden bihaber olan gafillere, kızmaktan ziyade acıdığımı hissediyorum. Ancak “Ben müslümanım” demelerine ve birçok Islami gerçeği bilmelerine rağmen, bildikleri hakkı gizleyenler ve insanları batıla davet edenler yok mu, işte bunlar çıldırtıyor beni!. Bu yaşına kadar şeytanı hiç görmeyen ve hiç de görmek istemeyen ben, hakkı gizleyen bu bel'amları görünce, sanki şeytan görmüş gibi irkildiğimi hissediyorum!.

Tabi ki benim bakışımdır bu!. İslam'dan ve tevhidden bihaber olan gafiller ise bu bel'amlan el üstünde tutmakta ve bilebildikleri en yüce değerlerle kutsamaktadırlar!. Çok aziz, çok mübarek gördükleri bu bel'amlar, başlıbaşına bir değerdir onlar için!. Çünkü insanların istedikleri her fetvayı verebilmekte, insanların istedikleri her şeyi mubah kılabilmektedir bu bel'amlar!.

Herşeyin değiştiği günümüz dünyasında, haramlar ve helaller de değişmiştir artık!. Çünkü şeklen değişen herşey, hükmen de değişebilmekte ve şeklen değişen haramlar, hükmen mubah olabilmektedir!.

Haramların büyük çoğunluğu, ondört asır öncesinde kalmıştır artık!.

Ondört asır önceki müslümanlara haram olan faiz, dünyanın değişmesi ve enflasyonun yükselmesi nedeniyle artık mubah olabilmektedir!.

Cennete inanmayan ateistler hariç olmak üzere bütün insanlara cennet vadeden bu bel'amlar, neva kaynaklı fetvalarıyla dünya yaşantısını kolaylaştırmakta, dünyayı yaşanılır bir hale getirmektedirler!.

Netice olarak, tağuti sistemlerde rahat ve huzurlu bir yaşam sürmenin biricik şartı olan bu bel'amlar, rahat ve huzur dolu bir yaşamla cennete gidivermek isteyen tüm gafille*rin mübarek hocaları, kutsal önderleri konumuna gelmektedir!.

Oysa bunlar, insanları Allah'ın adıyla aldatan bu satılmışlar, aldatıcıların en tehlikeli olanlarıdır. Nitekim Kur'anı Kerim'de bu aldatıcılar zikredilmekte ve tüm insanlar, bu aldatıcılara karşı defalarca uyarılmaktadır.

“Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının ve öyle bir günün azabından çekinip-korkun ki, (o gün hiç) bir baba çocuğu için karşılık veremez ve (hiç) bir çocuk da babası için bir şeyi verebiliri değildir. Hiç şüphesiz Allah'ın vadi haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın.” [35]

“Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın vadi haktır; öyle ise dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcıdar) da, sizi Allah ile (Allah'ın adını ve affını kullanarak) aldatmasın mu?” [36]

Peki, bu ilahi uyarılar, bu İlahi ikazlar dikkate alınıyor

Tabi ki hayır!.

Kur'an-ı Kerim'i okuyabilme yetkisini başlarındaki bel'amlara veren gafiller, bu ayet-i kerimeleri bilmiyorlar ki dikkate alsınlar!.

Bu ayet-i kerimeler bizden, biz müslümanlar tarafından gündeme getirildiği zaman ise sanki ilahilik vasfını yitirmekte ve bizim görüşlerimizmiş gibi karşılanmaktadır!.

Allah bilir, bu ayet-i kerimelerde zikredilen aldatıcılar olarak belki de bizleri görüyorlar ve bizleri “Allah'ın ayetleriyle insanları aldatan aldatıcılar!.” olarak tanımlıyorlardır!.

Nitekim bazı çevrelerce, Kur'an-ı Kerim'i esas alarak bu mübarekleri ten*kit eden, hakka ve hakikate davet eden bizler, bu mübareklerin kadr-i kıymetini bilmeyen fitneciler ve akıllarını Kur'an-ı Kerimle bozmuş mecnunlar olarak tanımlanıyoruz!.

Sanki bunların hocalarını, bunların imamlarını değil de, her türlü eksiklikten münezzeh gördükleri Rablerini tenkid ediyoruz!.

Bu mübarek hocaları tenkid etmek bizlerin ne haddineymiş!.

Ki bu mübarekler, her gece rüyalarında Resulullah (s.a.v.) ile birlikte oluyorlarmış!.

Fesuphan!.

Uyudukları zaman kiminle birlikte olduklarını bilmiyoruz!. Bildiğimiz ve gördüğümüz gerçek, uyandıkları zaman çağdaş müstekbirlerle beraber oldukları, bu müstekbirler karşısında kuyruk salladıkları ve bu müstekbirleri hoşnut etmek için Allah'ın hükümlerini gözardı ettikleridir. Ve bunları, bütün bunları gördükten sonra, bu beramların rüyalarına ve riyalarına itibar etmemiz mümkün müdür?

Allah'ı ve Allah'ın hükümlerini gözardı ederek, çağdaş müstekbirleri, yahudi ve hıristiyan lobilerini hoşnut etmeye çalışanları müslüman görmemiz ve doğru yolda kabul etmemiz olacak şey midir? Oysa ko*nuyla ilgili ayet-i kerime gayet açıktır.

“Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: “Kuşkusuz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) dosdoğru yoludur.” Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)lanna uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” [37]

Peki bu ayet-i kerimeleri, batıl ve küfri sistemlerle entegre olmaya çalışan, çağdaş müstekbirleri hoşnut etmeye uğraşan kimseler bilmiyorlar mı? Onların okudukları Kur'an-ı Kerim'lerde bu ve buna benzer ayet-i kerimeler yok mu?

Hakkı bilmeden hakka (!) davet etmenin cahillik, hakkı gizleyerek batıla davet etmenin hainlik olduğunu bilmiyorlar mı?

Hem bunu niye yapıyorlar ki?

“Ey Kitab ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve siz de bildiğiniz halde (neden) hakkı gizliyorsunuz?” [38]

Kur'an-ı Kerim'de zikredilen bu soruyu, Rabbimiz neden soruyor?

Şanı yüce Rabbimiz, kendilerini İlahi Kitab'a nisbet etmelerine ve tüm ayet-i kerimelere iman ettiklerini söylemelerine rağmen, bu yüce Kitab'daki bazı ayetleri gizleyen veya gözardı eden kimselerin, bu ayetleri, bu gerçekleri neden gizlediklerini bilmiyor mu?

Biliyor, ebetteki biliyor..

Ancak kendileri de bilsin istiyor. Hiçbir temiz vicdanın, hiçbir temiz aklın kabul etmeyeceği bu saçma cevaba, kendi nefisleri de şahit olsun istiyor.

Evet, soruyu yineliyelim.

Neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde neden hakkı gizliyorsunuz?

Allah'ın ayetlerini gizlemenizin nedeni, bu ayetlerin sahibi olan Allah'ı, siyasi güçlerin düşmanlığından korumak için mi?

Hakkı, batıl ile örtmenizin nedeni, hakkın sahibi olan Allah'ı, batılın sahibi olan zalim*lere hoş göstermek için mi?

Siz ne yapıyorsunuz Allah aşkına!.

Kendinizin demokratlığı yetmiyormuş gibi, hükmünde eş ve ortak tanımayan Allah (c.c.)'ın da mı demokrat olmasını istiyorsunuz?

Kendinizi bir arabulucu olarak mı görüyorsunuz?

Göklerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın kudret eliyle, yerlerin Rabbi kabul ettiğiniz zalim yöneticilerin ellerini bir araya getirip, aralarını bulmaya ve uzlaştırmaya mı çalışıyorsunuz?

Hakkı batıl ile örtme ve bildiğiniz halde hakkı gizleme nedenleriniz bunlar mı?

Evet, hakkı gizleme ve hakkı batılla örtme nedeniniz bunlar ise hepinizin kulağına usulca eğiliyor ve tüm gücümüzle şöyle haykırıyoruz.,

Lanet olsun size, lanet olsun sizin gibi müslümanlık iddiasında bulunanlara!.

Şaşırdınız değil mi?

Demokratik bir hoşgörüden uzak olan bu tavrımızı, ne demokratlıkla ve ne de müslümanlıkla bağdaştıramadınız değil mi!.

Çünkü sizin itikadınıza göre müslümanlar beddua etmez, müslümanlar lanet okumaz!.

Müslümanlar sadece ve sadece hayır duada bulunurlar!.

Yediden yetmişe, kafirden facire, herkese dua ederler!.

Allah'ın rahmetini, Allah'ın mağfiretini, dil, din, ırk farkı gözetmeksizin, herkese taksim ederler!.

Alemlerin Rabbi olan Allah dan zalimlere sıhhat ve afiyet, mazlumlara sabır ve selamet dilerler!.

Ve şanı yüce Rabbimiz de, kendisinden daha merhametli, daha hoşgörülü olan bu şaşkınların dualarını kabul eder, öyle mi?

Tartışmaya hiç gerek görmüyor ve söz konusu lanetimizi yüzlerce kez, binlerce kez takrar ediyoruz!.

Ve sonra soruyoruz.

Kutsadıkları bel'amlığa ve tüm bel'mlara bu şekilde lanet okumamıza kızanlar, acaba aşağıda zikredilen lanet edicilere de kızacaklar mı!.

“Apaçık belgelerle indirdiklerimizi ve insanlar için Kitab'ta açıkladığımız hidayeti gizlemekte olanlar; işte onlara, hem Allah lanet eder, hem de lanet ediciler lanet eder.” [39]

MEHMET ALAGAŞ

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

12/10/2008 - AHİD-ANLAŞMA KELİMESİ İLE İLGİLİ AYETLER

Kategori: KURANI KERIM


AHİD-ANLAŞMA KELİMESİ İLE İLGİLİ AYETLER


    

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

  • Ki (bunlar) Allah'ın ahdini, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozarlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Kayba uğrayanlar, işte bunlardır.   (BAKARA SURESİ / 27)
  • Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi hatırlayın ve ahdime bağlı kalın, ki ben de ahdinize bağlı kalayım. Ve yalnızca benden korkun.   (BAKARA SURESİ / 40)
  • Sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve demiştik ki:) "Size verdiğimize sımsıkı yapışın ve onda olanı (hükümleri sürekli) hatırlayın, ki sakınasınız."    BAKARA SURESİ / 63)
  • Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir." De ki: "Allah katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?"   (BAKARA SURESİ / 80)
  • Hani İsrailoğullarından, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekatı verin" diye misak almıştık. Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz ve (hâlâ) yüz çeviriyorsunuz.   (BAKARA SURESİ / 83)
  • Hani sizden "Birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın" diye misak almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız, hâlâ (buna) şahitlik ediyorsunuz.   (BAKARA SURESİ / 84)
  • Hani sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve): "Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin" (demiştik). Demişlerdi ki: "Dinledik ve baş kaldırdık." İnkârları yüzünden buzağı (tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: "İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?"   (BAKARA SURESİ / 93)
  • Ne zaman bir ahidde bulundularsa, içlerinden bir bölümü onu bozmadı mı? Hayır, onların çoğu iman etmezler.   (BAKARA SURESİ / 100)
  • Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle denemişti. O da (istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e): "Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım" dedi. (İbrahim) "Ya soyumdan olanlar?" deyince (Allah:) "Zalimler benim ahdime erişemez" dedi.   (BAKARA SURESİ / 124)
  • Hani Evi (Ka'be'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin", İbrahim ve İsmail'e de, "Evimi, tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik.    BAKARA SURESİ / 125)
  • Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.   (BAKARA SURESİ / 177)
  • Hayır; kim ahdine vefa eder ve sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever.   (AL-İ İMRAN SURESİ / 76)
  • Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir değere karşılık satanlar... İşte onlar; onlar için ahirette hiç bir pay yoktur, kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz, onları gözetmez ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır.    AL-İ İMRAN SURESİ / 77)
  • Hani Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: "Andolsun size Kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız." Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?" Onlar: "İkrar ettik" demişlerdi de "Öyleyse şahid olun, ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım," demişti.   (AL-İ İMRAN SURESİ / 81)
  • Hani kitap verilenlerden: "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diye kesin söz almıştı. Fakat onlar, bunu arkalarına attılar ve ona karşılık az bir değeri satın aldılar. O aldıkları şey ne kötüdür.   (AL-İ İMRAN SURESİ / 187)
  • Onu nasıl alırsınız ki, birbirinize katılmış (birleşerek içli-dışlı olmuş)tınız. Onlar sizden kesin bir güvence (kuvvetli bir ahid) de almışlardı.   (NİSA SURESİ/ 21)
  • Ancak sizinle aralarında andlaşma bulunan bir kavime sığınanlar ya da hem sizinle, hem kendi kavimleriyle savaşmak (istemeyip bun)dan göğüslerini sıkıntı basıp size gelenler (dokunulmazdır.) Allah dileseydi, onları üstünüze saldırtır, böylece sizinle çarpışırlardı. Eğer sizden uzak durur (geri çekilir), sizinle savaşmaz ve barış (şartların)ı size bırakırlarsa, artık Allah, sizin için onların aleyhinde bir yol kılmamıştır.   (NİSA SURESİ / 90)
  • Ey iman edenler, akitleri yerine getirin. İhramlı iken avlanmayı helal saymaksızın ve size okunacaklar dışta tutulmak üzere, hayvanlar size helal kılındı. Şüphesiz Allah, dilediği hükmü verir.   (MAİDE SURESİ / 1)
  • Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve: "İşittik ve itaat ettik" dediğinizde sizi, kendisiyle bağladığı sözünü (misakını) anın. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, sinelerin özünde olanı bilendir.   (MAİDE SURESİ / 7)
  • Andolsun, Allah İsrailoğullarından kesin söz (misak) almıştı. Onlardan oniki güvenilir- gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara: "Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah'a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır."   (MAİDE SURESİ / 12)
  • Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever.   (MAİDE SURESİ / 13)
  • Ve: "Biz hristiyanlarız" diyenlerden kesin söz (misak) almıştık. Sonunda onlar kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. Böylece biz de, kıyamete kadar aralarında kin ve düşmanlık saldık. Allah, yapageldikleri şeyi onlara haber verecektir.   MAİDE SURESİ / 14)
  • Andolsun, biz İsrailoğullarından kesin söz almış (misak) ve onlara elçiler göndermiştik. Onlara ne zaman nefislerinin hoşuna gitmeyen bir şeyle bir elçi geldiyse, bir bölümünü yalanladılar, bir bölümünü de öldürdüler.   (MAİDE SURESİ / 70)
  • "Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiç bir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz."   (EN'AM SURESİ / 152)
  • Onların çoğunda 'verdikleri söze bağlılık' görmedik, ama onların çoğunu fasıklar (yoldan çıkanlar) olarak gördük.   (A'RAF SURESİ / 102)
  • Başlarına iğrenç bir azab çökünce, dediler ki: "Ey Musa, Rabbine -sana verdiği ahid adına- bizim için dua et. Eğer bu iğrenç azabı üzerimizden çekip-giderirsen, andolsun sana iman edeceğiz ve İsrailoğullarını seninle göndereceğiz.   (A'RAF SURESİ / 134)
  • Onların ardından yerlerine kitaba mirasçı olan bir takım 'kötü kimseler' geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)ın geçici-yararını alıyor ve: "Yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin Kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular. (Allah'tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz?   (A'RAF SURESİ / 169)
  • Bunlar, içlerinden antlaşma yaptığın kimselerdir ki, sonra her defasında ahidlerini bozarlar. Onlar sakınmazlar.   (ENFAL SURESİ / 56)
  • Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiç bir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir.   (ENFAL SURESİ / 72)
  • Mescid-i Haram yanında kendileriyle anlaştıklarınız dışında, müşriklerin Allah katında ve Resûlünün katında nasıl bir ahdi olabilir? Şu halde o (anlaşmalı olanlar), size karşı (doğru) bir tutum takındıkça, siz de onlara karşı doğru bir tutum takının. Şüphesiz Allah, muttaki olanları sever.   (TEVBE SURESİ / 7)
  • Onlardan kimi de: "Andolsun, eğer bize bol ihsanından verirse gerçekten sadaka vereceğiz ve salihlerden olacağız" diye Allah'a ahdetmiştir.   (TEVBE SURESİ / 75)
  • Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur.   (TEVBE SURESİ / 111)
  • Onlar Allah'ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misakı) bozmazlar.   (RA'D SURESİ / 20)
  • Allah'a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir.   (RA'D SURESİ / 25)
  • Ahidleştiğiniz zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın; çünkü Allah'ı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir.    NAHL SURESİ / 91)
  • Allah'ın ahdini ucuz bir değere karşılık satmayın. Eğer bilirseniz, Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.   (NAHL SURESİ / 95)
  • Erginlik çağına erişinceye kadar, -o da en güzel bir tarz olması- dışında yetimin malına yaklaşmayın. Ahde vefa gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur.   (İSRA SURESİ / 34)
  • O, gayba mı tanık oldu, yoksa Rahman (olan Allah)ın katında(n) bir ahid mi aldı?   (MERYEM SURESİ / 78)
  • Rahmanın katında ahid almışların dışında (onlar) şefaate malik olmayacaklardır.   (MERYEM SURESİ / 87)
  • Andolsun, biz bundan önce Adem'e ahid vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.   (TAHA SURESİ / 115)
  • (Yine) Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir.   (MÜ'MİNUN SURESİ / 8)
  • Mü'minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiç bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.   (AHZAB SURESİ / 23)
  • Ve onlar dediler ki: "Ey büyücü, sende olan ahdi (sana verdiği sözü) adına bizim için Rabbine dua et; gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız."   (ZUHRUF SURESİ / 49)
  • Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.   (FETİH SURESİ / 10)
  • (Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyyen) riayet edenlerdir.   (MEARIC SURESİ / 32 )

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

SEVGİ VE DOĞRULUKTAN NASİBİNİ ALMAMIŞ HER İNSAN TOPLUM İÇİN BİR BELA SAYILACAK....

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
blogdenizi
kardelen98
vuslat72
rapistannn
affetyarabb3
raziyimallahim